Başbakanın Şehir ve Devlet Tiyatrolarına ilişkin özelleştirme tehdidini savurmasından kısa süre sonra tartışmalar opera-bale alanına da sıçradı. Muhafazakar medya, başbakanın tavrından cesaretle, menzili genişleterek, uzun zamandır gözüne kestirdiği opera ve baleye karşı saldırıya geçerken, nispeten ılımlı yorumcular, özelleştirme açıklamasını başbakanın fevri bir tepkisi olarak değerlendirdi. Ancak ardı sıra gelen açıklamalar gösteriyor ki en azından Devlet Tiyatroları için hükümetin özelleştirme kararı kesin. Bülent Arınç’ın açıklamasına bakılacak olursa, en iyi ihtimalle, esnek, güvencesiz bir çalışma modelini ve piyasalaşmayı içeren "Türkiye’ye özgü bir model" uygulanacak.
Devamını oku...
Dördüncü Enternasyonal Uluslararası Komisyonu’nun Raporu
Dördüncü Enternasyonal Bürosu adına Laurent Carasso tarafından sunulan ve sunuşun ardından yapılan tartışmayla zengileştirilen bu rapor, 25 Şubat 2012’de, Uluslararası Komisyon toplantısında büyük çoğunluk tarafından kabul görmüştür.
Uluslararası durum, kapitalist dünyanın derin bir perspektif yokluğuyla mimlenmeyi sürdürüyor. Yüksek faizli kredi krizinin başlamasından beş yıl sonra, sistem aşırı birikim krizinden kurtulmak konusunda aciz kaldı. Zayıf büyümeye rağmen kâr oranını korumaya çalışmak amacıyla sermayenin iktidar merkezleri ve bankalar tarafından uygulanan baskı, halkların yaşam koşullarını daha kötüye götürmenin ötesine gidememektedir.
Devamını oku...
Nükleer Santral Projesi hızlı bir biçimde hükümetin gündemine girince, önce yönetmelikle Nükleer Santral süreci kotarılmaya çalışıldı. Danıştay bu süreci hukuka aykırı bulunca, hükümetbu kez de Uluslararası bir anlaşma yoluyla nükleer santral kurmaya kalktı. Uluslararası anlaşma yolunun seçilmesinin amacı, nükleer santral sürecinin yargısal denetime tabi tutulmasını engellemekti. Ancak, Rusya ile yapılan anlaşma uyarınca da santral yapımı için gerekli olan her türlü izin Türkiye hukukuna göre alınacaktı. Bu doğrultuda santralin kurulabilmesi içinMersin Karaman Planı’na nükleer santral projesinin işlenmesi zarureti doğdu.Plan kararı, nükleer santralin yer seçimini gösteren birhukuki belge niteliği taşır. Plana nükleer santralin yeri işaretlenmeden, bu yerle ilgili strateji belgeleri, gelişme yöneltileri belirlenmeden, bu santralle ilgili ÇED süreci de başlatılamayacaktı.
Devamını oku...
“ Ulusal seksiyonlarımızın yanlış tutumlarının temelinde ne var? Kadınların ve onların katkılarının küçümsenmesi. Tam da bu! Ne yazık ki halen bazı yoldaşlarımız için şunu söyleyebiliriz: “Komünistin altını kazırsan cehalet çıkar” - (Clara Zetkin, Recollections of Lenin, 1919)
Kadınların ve cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadelenin siyasi örgütlere, özellikle de bizim örgütlerimize, gerçek anlamda entegrasyonunu değerlendirmede üç olası bakış açısı vardır.
İlki, sınıf mücadelesi, yani genel siyasi mücadele açısı. Eğer gerçekten işçilerin, proletaryanın birliğini kurmak istiyorsak, kadınların entegrasyonu şarttır. Kadınların durumunu görmezden gelemeyiz.
Devamını oku...
Aşkale’de boğulan TEDAŞ işçileri, Mihallıçık’da göçük altında kalan madenciler, Davutpaşa, Ostim ve Esenyurt’ta katledilen emekçiler… Sürekli artan kadın cinayetleri… HES’ler, termik ve nükleer santraller üzerinden gerçekleştirilen doğa katliamlarıyla yerinden edilen köylüler. Yıllarca okuduktan sonra işe girebilmek için sıra bekleyen onbinler… Özgür bir ortamda bilimsel üretim yapma olanakları ellerinden alınmış bilim insanları… Sadece adı “yeni” olan eğitim sisteminin cenderesinde geleceğin çocuk işçileri, çocuk gelinleri… Yarınsızlığımızı, geleceksizliğimizi yüzümüze bir tokat gibi arsızca çarpıyorlar.
Bizlere sunulan o sözde gelecekte, esnek çalışma koşulları altında kuralsızlık, güvencesizlik, yoksulluk ve örgütsüzlük var. Yarınsızlaşan işçiler, kadınlar ve bütün bir doğa var. İşsizliğin, işsizlik kaygısının, göçün, yoksulluğun ve şiddetin belirlediği bir “gelecek” dayatıyorlar hepimize: REDDEDİYORUZ! REDDETMELİYİZ!
Neoliberal yıkım politikalarına, Kürt sorununda otuz yıldır sürdürülen inkar ve imha siyasetine, AKP hükümetinin emperyalist heveslerine DUR diyebilmek, Tahrir’den Atina’ya Wall Street’ten Wukan’a kadar dünyayı sarsan ayaklanmaların bizim de kavgamız olduğunu haykırmak için Sosyalist Demokrasi için YENİYOL olarak 1 Mayıs’ta Ekoloji Kolektifi’nden yoldaşlarımızın arasında olacağız.
İstanbul'da “Ya ekososyalizm, ya barbarlık!” pankartı arkasında, saat 9:00'da Şişli Cami önünde buluşuyor ve 1 Mayıs Meydanı’na yürüyoruz. Kent Hareketleri, Güvencesizler Hareketi ve Göçmen Dayanışma Ağı kortejleriyle dayanışma içinde özgürlük ve eşitlik taleplerimizi haykırıyoruz!
İstanbul için iletişim: 0-536-2059121
Ankara’da 11:30’da TCDD Garı’nın önünde buluşuyor, Ekoloji Kolektifi ve Yarınsızlar Hareketi ile birlikte 1 Mayıs’a katılıyoruz.
Yaşasın 1 Mayıs!
Yaşasın İşçilerin Birliği, Halkların Kardeşliği!
Sosyalist Demokrasi için YENİYOL
İkinci Enternasyonal döneminde tüm işçi hareketinin niteliği 1 Mayıs bayramının tarihinde ve kaderinde yansımasını bulmuştur.
1 Mayıs, 1889 yılında Paris’te düzenlenen Sosyalist Enternasyonal Kongresi tarafından bayram olarak kabul edildi.
1 Mayıs’ın bayram ilan edilmesinin amacı, o gün tüm ülkelerde işçilerin aynı anda yaptıkları gösterilerle, proletaryayı devrimci eylem hedefini önüne koymuş, dünya çapında tek bir merkeze ve siyasi yönelime sahip olan enternasyonal bir örgüt içinde bir araya getirecek zemini hazırlamaktı.
Devamını oku...
“Bunların hepsi saçmalık. Ancak deprem olursa yarış iptal edilir. Güzel bir haber konusu arayanlar Suriye’ye gitsin. Orada binlerce demokrasi yanlısı protestocu, mevcut rejime karşı ayaklanarak sokaklara döküldü.” Ya da şöyle: “Kanlı çatışma haberi yapmaya gelen varsa Suriye’ye gitsin. Burada bizim keyfini süreceğimiz bir yarış var.” Birbirinin adeta kopyası olan iki beyanat. İlki Formula 1 sözcülerinden Bernie Ecclestone’a, ikincisi ise Bahreyn Dışişleri Bakanı Halid Halifa’ya ait. İkisi de Formula 1 Grand Prix’inin Bahreyn’de gerçekleştirilmesini, ülkedeki yoğun insan hakları ihlalleri nedeniyle protesto edenleri hedefliyor. Ecclestone ve Halifa’nın protesto gösterilerinin haberini yapmak isteyen gazetecilere Suriye’ye gitmelerini salık vermeleri elbette tesadüf değil. Suriye’de yaşananların aksine, Bahreyn’de geçen sene 14 Şubat’ta başlayan ve bugüne değin 80’i aşkın kişinin ölümüne neden olan ayaklanma, bir “sessizlik kumpası” ile karşı karşıya.
Devamını oku...
Sabah gazetesi, ‘CHP’yi tarihiyle yüzleştirdi’ gibi isabetli bir başlıkla vermiş haberi. Aslında tüm gazetelerde yer aldı. Başbakan Erdoğan, AKP meclis grup toplantısında kendisini faşizan uygulamarı nedeniyle Hitler ya da Nazi benzetmelerinde bulunan Kemal Kılıçdaroğlu’na cevap vermiş. Verirken de son dönemlerde pek sevdiği bir tarzın izinden giderek tarihi vesikaları ‘konuşturmuş’. Adolf Hitler’in ’50. sene-i devriyesi’, yani doğumgünü münasebetiyle düzenlenen törenlere bakan, milletvekili ve komutanlardan oluşan büyük bir heyetin katılımına dair 11 Nisan 1939 tarihli bir hükümet kararnamesi bunlardan biriymiş. Erdoğan ayrıca dönemin Cumhuriyet gazetesinin 1932 ve 1941 tarihli iki nüshasının, üzerinde "Milli Şefimiz ile Führer arasında samimi tebrikler" ile "Kemalist Türkiye'den Faşist İtalya'ya selam" başlıklarının yer aldığı birinci sayfalarını da göstermiş.
Devamını oku...
|
Fransa’daki 2012 başkanlık seçiminin en dikkat çekici yanlarından biri Sol Cephe (Front de Gauche) ve Jean-Luc Mélenchon’un seçim kampanyasıydı: Mitinglere katılan on binlerce insan, siyasi tartışmalarda kayda değer bir ağırlık ve ilk turda alınan % 11,01’lik oy oranıyla dikkat çekici bir sonuç.
Sol Cephe liderleri % 15’in üzerinde bir sonuçla ve daha da önemlisi aşırı sağcı Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen’in önünde üçüncü sırada ilk turu tamamlamayı umuyorlardı. Fakat seçim kampanyasının başında yapılan anketlerin % 5 tahmininden % 11’e yükselen Sol Cephe “radikal solun” alanını kaplamayı ve devrimci solu marjinalize etmeyi başardı.
Devamını oku...
Pazar günü gerek Yunanistan gerekse Fransa’da cereyan eden seçimler belli ki daha çok tartışılacak. Krizle beraber Avrupa’nın siyasal haritasında meydana gelen (seçimlerin de göstergelerinden biri olduğu) değişimlerin analizi, radikal solun belki de son otuz yılına damgasını vurmuş “stratejik tutulma”nın aşılması açısından kritik önemde. Maalesef Türkiye sosyalist hareketinde bu hususa gereken önemi vermiyor, hudut harici gelişmelere stratejik bir zaviyeden yaklaşmıyoruz. Bu ilgisizliğin istisnalarından sayılması gereken Ahmet İnsel, Fransız başkanlık seçimlerinin ikinci turu üzerine, Sarkozy’nin Sosyalist Parti adayı Hollande karşısında yenilgiye uğramasının yarattığı haklı sevinci ifade eden bir yazı yazmış. İnsel yazısında bu sevinç hissini aktarmakla yetinmiyor ve daha genel sonuçlar da çıkartıyor ya da hiç değilse bu yönde imalarda bulunuyor.
Devamını oku...
Beklenen oldu. Yunanistan’ı bir sosyal haklar mezbahasına çeviren yapısal uyum programları silsilesinin mevcut siyasal güçlerle yürütülemeyeceği daha çok önceden açığa çıkmıştı. Son iki senede krizin kışkırttığı yoğun toplumsal mücadeleler güçler dengesinde ezilenler lehine kalıcı bir kaymaya neden olamamıştı belki ama sermaye blokunu “eskisi gibi” yönetemez kılmayı becermişti. Dolayısıyla artık ta 1974’ten beri oluşmuş siyasal dengelerin ve bu dengelere bağlı temsil mekanizmalarının, teamüller ve kurumların egemenler açısından eski işlevlerini yerine getiremediği açıktı. Seçimler bu mekanizmalardan biriydi, toplumsal tepki ve huzursuzlukların tabir caizse “gazını almanın” etkili bir yoluydu eskiden.
Devamını oku...
International Viewpoint ekibi için International Viewpoint’in ilk editörü Gerry Foley’in Chiapas, Meksika’daki yeni evinde ani ölümünü öğrenmek muazzam bir üzüntü yaratmıştır.
Gerry Foley'nin, Dördüncü Enternasyonal'in İngilizce sesi olacak ve SWP [Sosyalist İşçi Partisi] bünyesinde New York'ta yayımlanan Intercontinental Press'in yerini alacak olan International Viewpoint dergisinin ilk editörü ve kilit adamı olması isteniyordu
Devamını oku...
Troçki, 1918 yılının 1 Mayıs günü, işçi bayramının mana ve ehemmiyeti hususunda şu kritik hatırlatmada bulunuyordu: “1 Mayıs bayramına atfedilen esas görev, ekonomik bir kategori olarak işçi sınıfını kelimenin sosyolojik anlamında işçi sınıfına dönüştürme, yani tüm çıkarlarının bilincinde olan ve proletarya diktatörlüğü ve sosyalist devrim için çabalayan bir sınıf yaratma sürecini kolaylaştırmaktı.”
Sadeleştirmek gerekirse: 1 Mayıs basit bir “bayram” günü değil; belli bir sosyal kesimin bütün topluma katkılarının ihtiramla hatırlandığı bir “korporatif” anma etkinliği de değil. 1 Mayıs öğretmenler günü, eczacılar günü ya da şoförler günü ayarında bir kutlama etkinliği hiç değil. 1 Mayıs başından itibaren esas itibariyle politik bir etkinlik oldu. Ta 1889 yılında, Sosyalist Enternasyonal Kongresi tarafından işçi sınıfının bir “uluslararası eylem günü” olarak belirlenmişti. Sekiz saatlik iş günü talebi bu eylem gününün merkezi teması olacaktı. Üstelik aynı gün tüm ülkelerde işçilerin aynı anda yaptıkları gösterilerle proletaryanın “evrensel” bir sınıf olduğu iddiası da somut bir görünüm kazanmış olacaktı.
Devamını oku...
Aşağıdaki yazı 14.02.2006 tarihli Radikal Gazetesi için Ertuğrul Mavioğlu tarafından Masis Kürkçügil ile yapılan mülakattan alınmıştır.
Tarihte nesnellik diye bir şey olmadığını söyleyen araştırmacı yazar Masis Kürkçügil'e göre Ermeniler ve Türkler birbirinin belleğini yenileyebilir. Kürkçügil, yaşanmış acıların tekrar etmemesi için de evrensel düzeyde ders çıkarılmasından yana.
1915 yılındaki tehcir politikasının amacı neydi, ittihatçılar hedeflerine ulaşabildi mi?
Birinci Dünya Savaşı tıpkı kendisini sürdüren İkinci Dünya Savaşı gibi bir emperyalist paylaşım savaşıydı. Ne Almanya ne Rusya ne Osmanlı bir savunma savaşına girmemiş, her biri kendine göre bir genişleme politikası gütmüştür. Ulus-devletler çağında 'yayılma' aynı zamanda kendi içinde bir arınma-temizleme, türdeşleşmeyi de gerekli kılar.
Devamını oku...
Yeniyol Bahar 2010 Sayı 37/38
Tarihin kimler tarafından nasıl tartışılacağına ilişkin kalıplar, “tarihçiler tartışsın” nakaratı eşliğinde ceza yasalarının cenderesine veya parlamentoların labirentlerine uydurulurken tarih esas olarak bir anma günü olarak algılanmakta ve böylece günümüz dünyasının meselelerinin bir parçası olmaktan çıkarılmaya çalışılmaktadır.
Ermeni soykırımı tartışması içinde 301. ve 305. madde bağlamında maddeye muhalif olanları canlı hedef haline getiren kampanyaların masum gösteriler veya fikir alış verişi olarak sunulabildiği Türkiye dışında –ve tabii Ermeni meselesiyle sınırlı olmayarak– Avusturya, Almanya, İsviçre, Belçika, İsrail, Litvanya, Polonya, Romanya, Slovakya, Çek cumhuriyeti gibi ülkelerde tam ters doğrultuda yani inkârcılığı, “soykırımın” gerçekleşmediğini söyleyenlere yönelik yaptırımlar sözkonusu.
Devamını oku...
İngiltere Başbakanı David Cameron, Suriye’ye dair emperyalist bakış açısını, Mart ayı ortasında gerçekleştirdiği ABD ziyareti sırasında veciz bir şekilde ifade etmişti. Cameron’a göre, Suriye’deki “şiddeti sona erdirmenin en kısa yolu, aşağıdan gelişen bir devrimden ziyade Esad’ın çekildiği bir geçiş süreci” idi. Gerçekten de Suriye’de halk ayaklanmasının başladığı 2011 yılının Mart ayından itibaren başta ABD, emperyal merkezlerin temel korkusu, Esad’ın aşağıdan gelişen, kontrol edilemez bir ayaklanmanın sonucunda devrilmesiydi. Esad sonrasında ülkenin örneğin Irak benzeri kontrol edilemez bir kaosa sürüklenmesi ihtimali ABD, hatta İsrail’i endişelendiriyordu.
Devamını oku...
|